Durdurun İstanbul'u İnecek Var!

Ekolojik Üreticiler Derneği Başkanı Levent Gürsel Alev’in ‘kent ve ekoloji üzerine bir deneme’ notuyla 2007 yılında kaleme aldığı bir makaleyi  aşağıda yayınlıyoruz. Makalede kullanılan rakamlar ve istatistikler biraz eski bilgilere dayanıyor,  fakat makale kent ve ekoloji tartışmalarına katkıda bulunabilecek yaklaşımlar içeriyor.

Durdurun İstanbul’u İnecek Var!

(Kent ve Ekoloji Üzerine Bir Deneme)

Levent Gürsel Alev

(Eylül-2007)

İstanbul ve genel anlamda kent/kır ilişki ve çelişkisi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konu. Tarım ve gıda, artık kentlilerin de ilgi duyması ve düşünmesi gereken, yaşamımızın en hayati sorunlarından biri. Yaşamın sürmesi için gereken klasik üçleme; “beslenme, barınma ve üreme”nin ilk ayağı olan beslenmeyi ayrıntılarıyla ele alabilmek için mutlaka ekoloji kavramını gözönünde bulundurmak gerekir.

İnsan nüfusunun ağırlıklı olarak önce kırlarda, sonra ise kentlerde yoğunlaştığı toplumsal süreçlerden geçtik. Artık kent ve kırlardaki yaşamın dengelendiği bir toplumsal düzeni tartışmaya açmanın zamanı geldi. Bu yüzden, ekoloji kavramı sadece doğal ya da kırsal alanlara içkinmiş gibi görünmesine rağmen, kent ve ekoloji tartışmasını dışlamaz. Bu yazı, sözü edilen tartışmaya bir katkıda bulunabilirse amacına ulaşacaktır.

Kentli aydın arkadaşlarımızın tarımla olan ilişkisi, bakkaldan ya da marketten alınmış bir kutu süt ya da bir paket margarinle sınırlı gibi görünüyor.  Ancak, tarım ve gıda konusu pek çok başka konuyla yakından ilişkili. O nedenle kentle ilgili sorunları tartışırken tarım ve gıda konusunu bir kenarda bırakamayız.

Gıda güvenliği kavramından başlayarak, ekolojik sistem, tarım, gıda ve kentlilerin tarım ve gıdayla ilişkisi üzerine yapılacak tartışmalarda iki temel nokta üzerinde durmak gerekir. Bunlardan biri ekolojik değerler. İstanbul açısından ve kentsel alanlar açısından bakacak olursak, ormanlar, biyoçeşitlilik yani endemik türler, bitkiler, hayvanlar, su havzaları, barajlar, göller, dereler bu değerler arasında sayılabilir. İkinci konu ise tarımsal alanlar. Ziraat Mühendisleri Odası’nın açıklamasına göre; gıda üretimi İstanbul’da yaşayan kentlilerin gıdasını yetişmeye yönelik olarak programlanırsa ve buna uygun bir tarım politikası oluşturulursa, İstanbul ve civarındaki tarım alanları, İstanbulluları doyurmak için yeterli olabilir. Bugün İstanbul’un tüketimine tarımsal açıdan bakacak olursak, bir yılda ürettiğini bir günde tükettiğini görürüz.

İstanbul il sınırları içerinde olan ve tarımsal alan olarak tanımlanan alanlar yeni bir tarım politikası oluşturularak, İstanbul halkının gıdasını temin etme hedefini gözeterek değerlendirilmelidir.

Kent bahçeleri

Kent bahçeleri, daha çok tarımın ve gıdanın ticarete konu olmadığı dönemlerde yapılan, hatta günümüzde de bazı kentlerde uygulanan bir tarım biçimi. Bu geçmiş dönemlerde, örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesi Viyana’da uygulandı, günümüzde NewYork’ta da yaygın bir biçimde uygulanıyor. Kanada ve bazı Afrika ülkelerinde oldukça gelişmiş durumda. Örneğin Kanada’nın Vancouver eyaletinde ev sahiplerinin %44’ü balkon ve çatılarında tarım yaparak gıda ihtiyacını karşılıyor.  Küba Havana’yı örnek verebiliriz. Küba tarımda tek tip, şekere dayalı üretimden kurtulduktan sonra, yeni tarımsal uygulamalar gündeme getirdi. Bu uygulamalardan biri kent bahçeleriydi. Şu anda kent bahçeleri sayesinde Havana nüfusunun farklı ürünlerde yüzde 40 ila 70’inin gıdasını karşılayabiliyor.

Küba, bugün dünyada tarımının tamamını ekolojik tarım yöntemleriyle yapma politikasını uygulayan ve bunu anayasasında temel yasa biçimine getiren tek ülkedir. Venezuella da “gıda egemenliği” kavramını anayasasına yerleştirmeye bizzat Başkan Chavez’in ağzından söz vermiştir.

Küba’da, doğal ve ekolojik tarım yöntemleri sayesinde yıllık sebze ve meyve üretimi %250 artırıldı. Tüketilen sebzenin %60’ı kentlerdeki ekolojik bahçelerde üretiliyor. 1 milyondan fazla küçük bahçenin 62 bini Havana’da bulunuyor. Bu bahçelerin büyük çoğunluğu  800 metrekarenin altındadır. Bahçelerde yetiştirilen ürünler, üretildikleri yerde satışa sunuluyor. 1998’de sadece Havana çevresinde 8000 binden fazla bahçe ve çiftlikte 30 binden fazla kişi çalışmakta, 376 okul ve işyeri kendi çalışanlarının ve öğrencilerinin yiyeceğini yetiştirmekteydi. 1999’da organik şehir tarımı, pirincin %65’ini, sebzelerin %46’sını, narenciye dışındaki meyvelerin %38’ini sağlamaktaydı.

Azmanlaştırılmış kentler

Kentler ve yaşamlar küreselleşme kıskacında. Bütün ülkelerde azmanlaştırılmış kentler sorunu giderek daha da büyüyor. Bunun sebebi belli; kâr, rant ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan sermaye birikimi. Bugün içinde yaşadığımız sistemin sermaye birikimi olmadığı sürece kendini tekrar üretmesi mümkün değil. Dolayısıyla, azmanlaşmış kentler, aslında bu yapının ve sistemin olmazsa olmaz gerçeği ve sermaye birikimi yaratmanın yeni bir yöntemi ve alanı.

Mustafa Sönmez, “İstanbul’u ‘Planlı’ Satarken Anadolu’yu Kurutmak” başlıklı makalesinde konuyu açıklıyor: “Sanayi İstanbul’dan desantralize edilecek, boşalan arsalara da büyük plazalar, villa siteleri, alışveriş merkezleri, eğlence merkezleri, turizm, kültür endüstirisi yatırımları yapılacaktı. Bu yatırımlar, daha çok küresel sermayeye hizmet verecek, küresel sermaye, Akdeniz, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya’yı İstanbul’daki üslerinden kontrol edecekti.”

İstanbulun nüfusu, muhtarlıklar üzerinden yapılan bir anket çalışmasına göre; 21-22 milyon çıkmış. Mükerrerler eksiltildiğinde 17-18 milyon olduğu tahmin ediliyor. Ancak kısa bir süre sonra 20-22 milyona çıkacağı öngörülüyor. Oysa varolan su kaynakları ancak 12 milyon kişinin gereksinmesini karşılayabilecek durumda. İstanbul’un genişleme projeksiyonu ise 16 milyon nüfusa göre yapılıyor. (İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Çevre Düzeni Planı)

İstanbul’un daha da azmanlaşması ve büyümesi tehlikesini de ifade etmek gerekir. Silivri ve Çatalca’daki tarım alanları kentsel alan olarak tanımlanmaya başlandı ve il sınırları Edirne’ye kadar dayandı. Bu aynı zamanda neleri getirecek? Ormanlar, tarımsal alanlar, su kaynakları, canlı türleri, biyoçeşitlik gibi değerler azgınca  yok edilecek. İstanbul’un çok dışında ve çok uzağında üretilmiş gıdalar kamyonlarla, yani fosil yakıta bağımlı olarak taşınacak. Enerjiye bağımlılık konusunda ciddi sıkıntılara yol açılacak.

Ulaşımda tamamen fosil yakıta bağlıyız. Bilindiği gibi bu tür uygulamalar petrol ve otomotiv şirketlerinin önünü açmak için yapılan uygulamalar. Bu konuda ekolojistlerin çok temel bir yaklaşımı var. Fosil yakıta bağımlılıktan kurtulmak için mutlaka ve mutlaka temiz, yenilenebilir, rüzgâr ve güneş gibi kaynaklara dayalı bir çağın açılması gerekir.

Tarımda “devrim”

Kentler hakkında düşünülürken kırsal alan ne kadar hesaba katılmalı? Çatışma ve birlikteliğe nasıl bakacağız? Bu konu önümüzdeki 10 yıla damga vuracak tartışmalardan biri olacak. Türkiye’de 1950’li yıllarda tarımda mekanizasyonun başlamasıyla birlikte kırdan çözülme de başladı. İlk büyük göç dalgası kırsal alandan İstanbul’a doğru oldu.1970 lerden itibaren ise geometrik olarak nüfus yığılması yükseldi. Günümüzde ise çok daha büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Hükümet bunu Başbakanın ağzından açıkladı. Ekonomist dergisinin 3-9 Aralık 2006 sayısında bu “Tarımda Devrim” sloganıyla açıklandı.

İçinde bulunduğumuz yılda pilot uygulamalar yapılıyor. Trakya’da Edirne, İç Anadolu için Konya, Güneydoğu Anadolu için de Diyarbakır pilot uygulama bölgesi olarak seçildi. Uygulamanın başlangıcı için 2008’de düğmeye basılacak. Plana göre; 100 baş sığırdan aşağı besleyenlere teşvik yok. 200 dönümden aşağı (yani 20 hektardan aşağı) arazisi olana teşvik yok. Türkiye’yi tarımsal plan açısından 24 havzaya ayırıyorlar. Bu havzalarda tanımlanmış ürünler;çoğunlukla ayçiçeği, soya, kanola vs. gibi  5-6 ürün ile sınırlı olacak. Bu ürünlerde tektipleşmeyi artırıcı ve daha çok genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) ürünlerin önünü açan bir program. Bunları ekmeyince teşvik yok. Bunun sonucu, küçük köylülünün tasfiyesidir. Önümüzdeki 10 yılda muazzam bir göç sorunuyla karşı karşıyayız.

Önümüzdeki 10 yılda toplumun temel dinamiğinin kırsal alan eksenli bu süreçten doğrudan etkileneceği ortada. Çünkü büyük bir tasfiye operasyonuyla karşı karşıyayız. Türkiye’de kırsal alanda yaşayan nüfusun kentlilere oranı yaklaşık %30. Hükümet yaklaşık 10 yıl içerisinde bu oranı %10’a çekmek niyetinde.

2001 verilerine göre; köylü nüfusu içerisinde 50 dönümden az toprağı olan köylülerin oranı %65. Küçük köylü olarak tabir edilen, 50-90 dönüm toprağı olanlar %19, 100-400 dönüm arası toprağa sahip olan orta halli köylüler %16, 500-900 dönüm arası toprağı olan zengin köylüler %0,6, 1000 dönümden fazla toprağı olan büyük toprak sahiplerinin oranı ise %0,14. (Tarım ve Mühendislik, Ziraat Mühendisleri Odası yayın organı, sayı 76-77, 2006)

Yukarıdaki rakamlardan da anlaşıldığı gibi, köylü nüfusunun çok büyük bir kısmını oluşturan yoksul köylüler ve küçük köylülerin oranı %84. Buna 100-200 dönüm arası toprağı olan orta halli köylülerin %16 oranından bir bölümünü de eklersek en iyimser ihtimalle %90 dan fazla nüfusun sahip olduğu ortalama arazi büyüklüğünün 200 dönümden az olduğunu açıkça görebiliriz. Yoksul ve küçük köylüler ile önemli bir bölüm orta köylülük hükümetin teşvik uygulamayı planladığı kesim içerisinde yer almıyor. Bu kesim devletin teşviklerinden yararlanamayacağı için tarım yapamaz hale gelecek, toprağından koparak göç etmek zorunda kalacak.

Ülkemizde kırsal alanda yaşayan nüfusun kentlilere oranı %30 olarak belirtiliyor. Ancak bu rakam köylerde yaşayan nüfus gözönünde bulundurularak belirleniyor. Aslında ülkemizde tarımdan geçinen nüfus sayısı çok daha fazla. Şöyle örneklendirelim; Çanakkale’nin Eceabat ilçesinde ilçeye bağlı 12 köy var. Köylerde toplam nüfus 5500, Eceabat İlçesinde yaşayan nüfus da 5500. Kırsal alan köyler ve mezralar olarak, Eceabat İlçesiyse kentsel alan olarak tanımlanıyor. Eceabat’ta yaşayanların hayvan varlığıyla Eceabat köylülerinin hayvan varlığı karşılaştırdığımızda, ikisinin yaklaşık olarak aynı sayıda olduğunu görüyoruz. Kentsel alan olarak tanımlanan ilçede nüfusun en az yarısı, belki yüzde 60-70’i yine tarımla uğraşıyor. Bir ileri aşamaya gidelim. Eceabat’ın bağlı olduğu il olan Çanakkale’nin nüfusu 60.000, nüfusun yarısından fazlası yine tarıma bağlı. İstanbul halkının da önemli bir kısmının kırsal alanla ilişki hâlâ sürüyor. Dolayısıyla kırsal alandaki bu tasfiye operasyonu ülkemizdeki nüfusun yüzde 60-70’ini ilgilendirecek özellikte. Bu, önümüzdeki 10 yıl zarfında, yaklaşık 20-25 milyonluk nüfusun hareketlenmesi demektir.

Avrupa’da kırsal alanda yaşayan nüfus %5,5, ABD’de %3,5 civarında. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde kırsal alandaki nüfusu Avrupa ortalamasına getirmek mümkün olmayacak, ancak politikalar bunu gerçekleştirmeye yönelik olarak oluşturuluyor. Burada amaç küçük köylüyü tasfiye edip, tarımın şirketleşmesinin önünü açmak. Tarımı sadece şirketler tarafından yapılır hale getirmek ve çiftçiliği yok etmek. Nitekim; bazı şirketler önümüzdeki süreci görerek hareket etmeye başladı. Bazı büyük şirketler kırsal alanda büyük araziler alarak tarım yapmaya soyunuyor. Bu şirketler yerleştikleri bölgede hakimiyeti ele alarak, civarda bulunan köylerin gerçekleştirdiği, kendilerinden başka alanlarda yapılan tarımsal üretimi yok ediyor. Örneğin bir köyde 150 hektar arazi toplayan bir şarapçılık şirketi  kendi arazilerinden sürü geçişi yapılamadığı için o bölgedeki 6-7 küçükbaş sürü sahibini hayvanlarını satmak zorunda bıraktı.

İstanbul’u yalnızca bugünkü sorunlarıyla düşünmemek gerekir, daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalacağız. İstanbul’un büyümesi sorunu sadece İstanbul’a yönelik sorunları tartışarak çözülemez. Kentleşmenin, ülkemize genel ölçekte bakıp, yerel, bölgesel, ekolojik değerlere ve doğal kaynaklara göre tanımlanması, göçün mutlaka durdurulması gerekir. Bu, yasak koyarak değil, insanları göç etmek zorunda bırakmayacak tarım ve gıda politikaları, sosyal politikalar vb. üreterek başarılabilir. Bunu yapabilmek için de yerel, bölgesel ekolojik değerleri, tarım ve gıdaya dayalı değerleri ve doğal kaynakları gözetmek şarttır.

İstanbul’un kentsel sorunlarını tartışırken mutlaka Anadolu’yu da hesaba katarak tartışmak, kent-kır ilişkisi ve çelişkisini de  ele almak gerekiyor. Çünkü; birbirimize çok bağlıyız ve önümüzdeki tehditi çok iyi görmemiz gerekiyor. Kentsel alanın korunması ya da gerçekten yaşanabilir kentler oluşturulması tartışmasında; nüfus meselesi, ekolojik değerler, tarım ve gıda meselesi mutlaka önemli bir boyut olarak ele alınmalı.

Sonuç olarak; kırsal alanda mücadele eden örgütler, ekoloji/çevre örgütleri başta olmak üzere; ‘başka bir dünya mümkün’ diyen tüm örgütler önümüzdeki 10 yılda toplumsal nabzın kırsal alan eksenli ve yukarıda da açıkladığımız nedenlerden dolayı kentsel alanı da doğrudan veya dolaylı ciddi bir şekilde etkileyeceğini artık görmek zorundadırlar.

Bu gerçeklik ülkemizde ”ekolojik toplum” hedefleyen bir görüşün temel zeminini oluşturacak, ülke siyasallığına damgasını vuracağı gibi çağımıza da damgasını vuracaktır…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>