Herkesin sağlıklı yaşamaya hakkı var

Tüm dünyada kabul edilen Bileşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirlenen hakların başında “herkesin sağlıklı olma hakkı” geliyor. Sağlık hakkının, yaşama hakkının bir bütünleyicisi ve ayrılmaz bir parçası olduğu tüm dünyada kabul ediliyor. Yaşama hakkı gibi sağlık hakkının sağlanması da devletin görevleri arasında. Sağlık hizmeti sunmak devletin yükümlülüğüdür; sağlıktan tasarruf edilemez, devredilemez ve özelleştirilemez.

İnsan haklarının tarihi 1215 yılına, İngiltere’de yürürlüğe giren Magna Carta’ya kadar uzanıyor. 16’ıncı yüzyılın sonu ve 17’inci yüzyılda doğal hukuk anlayışının gereği olarak doğal haklar anlayışı geçerliydi. Buna göre, insanlar doğuştan vazgeçemeyecekleri, devredemeyecekleri temel bazı haklara sahiptir. Bunlar yaşam, özgürlük, mülkiyet ve baskıya karşı direnme gibi doğumdan gelen ve o toplumun var olmasından önce insanların elinde bulundurduğu haklardır.

Ancak insan hakları, Bileşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni ilan etmesiyle evrensel bir hâl aldı ve dünya çapında kabul gördü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne bütün ülkeler katıldı. Özellikle bizim toplumumuz için de son derece önemli kavramlar olan insan haysiyeti, şerefi ya da onuru esas alınarak hazırlanan bu bildirgeyi ülkemiz de 1949’da kabul etti. Ayrıca gerek 1961 ve gerekse 1982 anayasalarında, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin haklar bölümü aynen kabul edildi.

En temel insan hakkı olan “yaşam hakkı”, devletin korumakla yükümlü olduğu hakların başında gelmektedir. Hiçbir sosyal gereksinimi karşılanmayan ve asgari standartlardan dahi yoksun bulunan birinin, insan onuruna yaraşır bir yaşama hakkından söz etmek mümkün olmayacaktır. Başka bir deyişle, devlet salt yaşam hakkını korumakla görevli iken, insan onuruna yakışır sağlıklı yaşama hakkını sağlamakla da yükümlüdür. Yani bu beyannameyle verilen hakların başında “herkesin sağlıklı olma hakkı” geliyor. Bundan başka 9 temel hak daha vardır. Bunlar; zorla çalıştırılmama hakkı, örgütlenme hakkı, konut hakkı, haberleşme hakkı, dinsel inanç hakkı, düşünce özgürlüğü, bilim ve sanat özgürlüğü, özel hayatın gizliliğidir. Bütün bu hakların temelinde yatan sağlıklı yaşam hakkıdır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 25’inci maddesinde geçen sağlıklı yaşama hakkına dair madde aynen şöyledir:

“Her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dâhil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.

Ana ve çocuk özel ihtimam ve yardım görmek hakkını haizdir. Bütün çocuklar, evlilik içinde veya dışında doğsunlar, aynı sosyal korunmadan faydalanırlar.”

Ulusal anayasalar ve uluslararası bildirgelerde düzenlenen en temel insan hakkı, sağlıklı yaşam hakkıdır. Bu hak, insanın ana karnına düşmesi ve doğumundan, yaşamının sonlandığı güne kadar, sürekli olarak var olması gereken bir hak durumundadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün Anayasası, sağlığı, yalnızca hastalık ya da sakatlıkların olmayışı değil, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlıyor. Bu tanımın çağdaş olarak nitelendirilmesini olanaklı kılan en önemli özelliği, bir hak olarak tanımlanması. Yirminci yüzyılın benimsediği sağlık anlayışı, bireyi sosyal çevresi ile bir bütün olarak ele almakta ve sağlığı etkileyen etmenlere karşı çok boyutlu bir bakış açısı geliştirmektedir.

Sağlığın insan yaşamı için vazgeçilemez önemi, doğumdan yaşamının sona erdiği güne kadar insan sağlığına etki eden faktörler üzerinde düşünmek ve bu faktörlerin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçları önlemeye ve bu sonuçların etkisini gidermeye yönelik politikalar oluşturmayı beraberinde getiriyor. Günümüzde küreselleşme ile birlikte tüm dünyada yükselen yoksulluğun yaşam üzerindeki başlıca etkisi, özellikle gelişmemiş ülkelerde sosyal sağlık göstergelerinin düşmesinde görülüyor. Bu açıdan sağlık politikalarının, herkese sağlık hedefi doğrultusunda, sağlığa etki eden biyolojik ve fiziksel faktörlerin ötesinde, ekonomik ve toplumsal yaşama yönelik önlemleri de içermesi önemlidir.

Sağlıklı yaşam hakkı konusunda ilk kitabı yazan, 15’inci yüzyılda yaşayan İngiliz düşünür Thomas More, Ütopya adlı eserinde, herkesin sağlıklı yaşayabilmesi için hükümetlerin, toplumların gerekli önlemleri almasının önemini vurgulamıştır. Ancak, sağlıklı olma hakkının, insan hakkı olarak kabul edilmesi hareketi 19’uncu yüzyılda başlar. Bunda Alman işçi sendikalarının büyük rolü vardır. Sendikalar, işçilerin hasta oldukları zaman ücret ödemeksizin tedavi edilmelerinin hakları olduğunu savundular ve kazandılar. Alman hükümeti 1883 yılında bir sigorta sistemi kurarak, işçilerin ve bütün halkın sağlık hizmetlerinden ücret karşılığı olmadan, doğrudan bir ödeme olmadan yararlanmalarını sağladı. Bu sistem çok beğenilerek hızla, diğer bütün gelişmiş ülkelere yayıldı. Zamanla bu destekleme hükümetin görevi haline geldi. Esasen Almanya’da başlatılan sağlık sigorta sistemi, uygulamada hükümetin kurduğu bir kamu kuruluşunun yerine getirdiği hizmettir.

Günümüzde ise sağlığın sosyal boyutunu iki yönlü düşünmek olanaklıdır. Birincisi, toplumun tüm bireylerine sağlıklı yaşam hakkı sunmak, yani “Herkese Sağlık” boyutudur. Bu anlayış doğrultusunda, sağlık düzeyini koruyucu ve geliştirici nitelikteki politika ve uygulamalarda, hastalığın yalnızca hasta olan kişinin sorunu olmadığı anlayışı benimsenerek, sağlam-hasta ayrımı yapmaksızın tüm topluma yönelik uygulamalar geliştiriliyor. Sağlığa sosyal yönünü veren ikinci boyut ise, bir bireyin ya da toplumun sağlık düzeyini belirleyen etmenleri, sosyo-kültürel ve ekonomik çevreden bağımsız olarak ele alma olanağının olmaması. Bu noktada, çağdaş sağlık anlayışının çok bilimli özelliği ortaya çıkmaktadır. Sağlık, çok boyutlu bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken bir kavram. Toplum sağlığını etkileyen temel faktörler, biyolojik, fiziksel ve sosyal çevre ile kamu politikaları ve hizmetleri gibi çok yönlü bir çerçevede şekilleniyor.

Sağlıklı yaşam için toplum hep birlikte olmak zorunda.  Tabii ki burada kişilere düşen görevler de var. İlk önce, insanların çevrelerini sağlık için olumlu halde tutmaları gerekiyor. Sağlıkları için uygun davranışlar içinde bulunması ve zararlı maddelerden kendini koruması da lazım. Yani bireyin sağlık konusunda yeterli bilinçte olması gerekiyor. Ancak burada belirtmek gerekir ki kişi tek başına, ne çevre, konut ve beslenme sorunlarını ne de sağlık hizmetlerinden yararlanma meselesini çözebilir. Sağlık hizmetini sunmak devletin görevidir. Çevreyi bakımlı hale getirmek, devletle halkın müşterek görevidir. Beslenme meselesinin çözümlenebilmesi için gelir dağılımının adil olması gerekir ve bu da hükümetlerin yetkisi altındadır. Yani sağlıklı yaşam hakkının sağlanması bireysel değil, toplumsal sorumluluktur.

Devletler insan haklarını savunacak ve gereğini yapacaklarsa öncelikle, kişinin sağlıklı yaşam hakkını savunması ve yerine getirmesi gerekiyor. Bu hakların gerçek hayata yansıması için dayanılacak tek ve somut gerçek toplumsal vicdan olsa da bu konudaki yasal zeminin de hazırlanması gerekiyor. Ülkemizdeki duruma baktığımızda özellikle sağlık hakkıyla ilgili anayasayla verilen haklara rastlıyoruz. 1961 Anayasası’nda 49’uncu maddede “Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşayabilmesini ve tıbbi bakım görmesini sağlamakla ödevlidir.” deniliyordu. Bu madde açık bir şekilde, devletin, kişilerin, sağlık hakkını korumakla görevli olduğunu vurguluyordu. 1982 Anayasası’nın 56’ıncı maddesinde ise “Herkes, sağlık ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.” deniliyor. Burada durum biraz değişiyor ve çevreye vurgu yapılıyor. Ayrıca vatandaş da görevlendiriliyor.

Anayasamızın 56’ıncı maddesinde yer alan; “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamakla yükümlüdür” şeklindeki düzenleme ile bu görevin altı çizilmiştir. Devlet üzerine düşen bu yükümlüğü yerine getirmek için sağlık organizasyonunu yapmak, toplumun ve bireylerin sağlığını korumak, sağlığın bozulması durumlarında ise gerekli, yeterli ve nitelikli bir sağlık (iyileştirme) hizmetinin verilmesini sağlamakla yükümlüdür. Buna göre ülkemizde herkesin aşağıda sayılan haklara sahip olduğu söylenebilir. Bunlar:

• Tıbbi bakım hakkı

• Bilgilendirilme hakkı

• Onayının alınması hakkı

• Mahremiyet ve özel hayata saygı hakkı

• Başvuru (şikâyette bulunma) hakkı

Bir ülke vatandaşlarının tıbbi bakıma ulaşma imkânları yoksa diğer haklardan da bahsedebilmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, en temel insan haklarından biri olan ve sağlıklı yaşam hakkının bütünleyicisi durumundaki tıbbi bakıma ulaşma hakkı, hasta haklarının da temelini oluşturmaktadır. Bunun dışında soyut olarak bir takım haklardan bahsetmek, bir ülkede hasta haklarının yerleşmesi için yeterli değildir.

Bu hakların sadece kanunlarda, kâğıtlar üzerinde kalmaması için yapılması gereken pek çok şey bulunuyor. Öncelikle yaşamı ve yaşamın olmazsa olmaz ögesi olan sağlığı bir insan hakkı olarak değerlendirmek, bu hakka yönelik davranış ve politikaların da bütüncül bir bakış açısı ile oluşturulmasını gerekli kılıyor. Bu hakların fiilen uygulanması, ihlali halinde işleyecek başvuru ve şikâyet mekanizmalarının geliştirilmesi ve böylelikle demokratik bir denetimin sağlanması gerekiyor. Aksi durumda sağlık haklarına ilişkin düzenlemeler, bir iyi niyet bildirisinden öteye gidemez ve pratiğe etkisi olamayan metinler haline dönüşür.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi, herkesin sağlıklı yaşam hakkına sahip olması gerektiğini açıklıyor. Gerçekte böyle bir hakkın olup olmadığı ise uluslararası arenada yıllardır tartışılmaya devam ediyor.

Dünyada pratiğe bakıldığında, Afrika’nın Zambiya ya da Zimbabwe gibi yoksul ülkelerinde dünyaya gelen bir çocuğun hayat beklentisi sadece 33 yıl, aynı çocuğun İsviçre’de dünyaya gelmesi durumunda yaşam beklentisinin 79 yıl olduğu biliniyor. Bazı Afrika ülkelerinde her on çocuktan ikisi henüz beş yaşına gelmeden ölüyor. Dünyanın en fakir ülkelerinde sağlık alanında kişi başına düşen yılda sekiz frankın üç frankı, uluslararası yardım fonlarından elde ediliyor. Bu durum İsviçre’yle karşılaştırıldığında ise, sağlık alanında kişi başına yılda altı bin frank harcandığı görülüyor.

Sağlık bir yaşam hakkıdır. Bu yaşam hakkına eğitimden, beslenmeden, konuttan, sosyal güvenlikten ve sosyal refahtan gidilerek ulaşılır. Yaşam hakkına gidilen yolda bu sözü edilen unsurlarla ulaşmada ciddi sosyal sorunların yaşandığı bir ortamda sağlıklı yaşam hakkından söz etmek de mümkün değildir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>