Neden iştahımıza hakim olamıyoruz?

Obezitenin nereden kaynaklandığına dair pek çok bilimsel tartışma var. Araştırmalar obezite artışının pek çok etmene bağlı olduğunu gösteriyor. Yeme hızımız, besinlerin çeşitliliği, tarihten miras aldığımız yeme davranışları vb. pek çok etmen iştahımıza neden hakim olamadığımızı açıklıyor. Aşağıda bilim çevrelerinde obezitenin nedenlerine dair ne gibi tartışmalar olduğunu özetledik.

Aşırı yeme davranışı neden kaynaklanıyor?

Obezitenin nedeni olarak öne sürülen çeşitli açıklamalar arasında en açık olanı, ancak bilimsel popülaritesi zaman içinde artma ve azalma şeklinde değişiklik göstereni aşırı yemedir. Metabolizma ve iştah alanları üzerinde yapılan araştırmalardaki ilerleme bazen bir yönün, bazense diğer yönün üstünlük kazandığı bir kutuplaşma döngüsü yaratma eğiliminde olmuştur. Özellikle enerji tüketiminin ölçülmesi konusunda yeni metodolojik gelişmeler, hiperfajinin (aşırı açlık hissinden kaynaklanan aşırı iştah) obezitede önemli bir mekanizma olduğu görüşünü yeniden canlandırmıştır. Ama obezite alanında, yeme davranışının rehabilite edilmesi neden bu kadar uzun zaman almıştır? Nedenlerden biri, biyolojik perspektiflerin hakimiyetidir. Bu yaklaşımlar iştahın, enerji dengesinin korunmasına hizmet eden dengeyi sağlayıcı bir sistem tarafından denetlendiği görüşünü kabul etmektedir. Buna bağlı olarak, enerji dengesinin altında yatan fizyolojik mekanizmaların tanımlanması için bu alanda sarfedilen çabalar baskın olma eğilimi göstermiştir.

Besin alımı ve yeme davranışının ölçümü

Besin alımı ve yeme davranışı, ilişkili kavramlar olmakla birlikte, birinin yeneni, diğerinin yeme eylemini yansıttığı, besin tüketiminin ayrı bölümleridir. ‘Yakıt alımı’ ve ‘yeme davranışı’ arasındaki ayrım hem kavramsal hem de teknik bir konudur ve kısmen besin tüketimindeki  çok yönlü profesyonel ilişkiden kaynaklanmaktadır. Yakıt alımı ile ilgilenen bilim adamları ve uygulamacılar, tüketimin niceliksel yönleri ve besinin enerji değeri ile ilgilenmektedirler. Yeme davranışı alanında çalışanlar ise bunlara ek olarak, besin seçimi ve tercih, açlık ve tokluk ile ilgili kişiye göre değişebilen deneyimler ve yeme hedonizmi (hazcılık) gibi, yemenin daha niteliksel yönleri ile de daha fazla ilgilenmektedirler.

Yeme eğilimini ya da isteğini değerlendiren teknikler üç gruba ayrılır: açlık, tokluk ve lezzet derecelendirmeleri; besin kontrol listeleri ve tükürük salgısı ölçümü. Bunlar arasında sayısal olarak ölçülemeyecek, deneyime dayalı olanlar kişinin kendisi tarafından bildirilen derecelendirmelerdir. Yeme davranışını gözlemek, temeli hayvan davranışı çalışmalarına dayanan bir stratejidir. Yeme eylemini, örneklenebilecek ayrı ve belirli olaylara parçalamayı gerektirir. Araştırmacılar arasında üst düzeyde anlaşmayı sağlayabilmek için, her aktivitenin işlemsel tanımları gereklidir. Uygulama anlamında, gözlemsel metodolojiyi kullanan araştırmaların büyük bir bölümü, ‘obez yeme tarzı’nın olup olmadığını sorgulamaya yönelmiştir. Eğer obezitenin nedeninin bir bölümü, bir kişinin neyi ne kadar yediğinden  çok (ya da ona ek olarak) nasıl yediğine bağlı ise, davranışsal yapısı değişime uygun olmalıdır. Ne yazık ki araştırmanın sonucu bu iyimserliği doğrulamamaktadır.  Çok sayıda çalışmanın sonuçları, obez kişilerde, zayıf kişilere göre yeme hızının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Ancak bu sonuç, büyük oranda, besin seçimi kontrolünün olmadığı doğal ortamlarda (örneğin; restoranlarda) yapılan gözlemlere dayanmaktadır. Aslında sonuçların kompozisyonu, menü seçimindeki değişikliklerin yeme hızını, yeme tarzında doğuştan varolan farklılıklardan daha fazla etkileyebileceğini düşündürmektedir.

İştahın psikobiyolojisi

Vücutta bulunan yağın iştahı azaltıcı yönde etkide bulunduğu araştırmalarla ispatlanmıştır. Araştırmalar, kafeterya diyeti ile beslenen sıçanlarda vücut ağırlığı (şişmanlık) arttıkça, yeni bir kararlı ağırlığın korunduğu noktaya ulaşılıncaya dek, besin alımında azalma olduğunu göstermektedir. Bu durum, şişmanlama ile birlikte fizyolojik olarak artan vücut yağı birikimine bağlı olarak oranı değişen, leptin gibi bir hormonun etkisine bağlı iştah azalması olduğunu düşündürmektedir.

Diyetlerin obeziteyi tetiklediği iddiaları, diyetle ilişkili hangi faktörlerin enerji alımı ve vücut ağırlığında ortaya çıkan farklılıklardan sorumlu olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Yanıtlardan biri, yemenin, kafeterya diyetleri ve yağdan zengin diyetlerin daha lezzetli olarak algılanması nedeniyle artmasıdır. Kafeterya diyetlerinde olduğu gibi yiyecek çeşitliliği de besin alımının artması üzerinde, belki de genel lezzeti arttırarak, rol oynamaktadır. Ne yazık ki yiyecek lezzetinin obezitenin nedeni olduğu ifadesi, lezzetin temelinin anlaşılamaması durumunda pek de açıklayıcı bir öneri değildir.

Sıçanlardan farklı olarak insanlar, ağırlık kaybetmek ya da ağırlık artışını önlemek amacıyla olduğu gibi, yeme üzerinde bir dereceye kadar istemli bir kontrol uygulayabilmektedir. Bireyin kültürel normlardan türeyen tercih edilen ağırlığı, biçimi, bel ölçüsü vb. bilinçli kontrol noktaları olarak düşünülebilir. Bu kontrol noktasından sapmalar, kişi, giysilerinin uyması ile ilgili değişiklikleri, ölçülen ağırlıktaki artışı ya da aynada kendine bakarken şişmanlığını fark ettiğinde saptanır ve daha az yiyerek ağırlığı istenen düzeye ulaştırmayı sağlar. Fakat bilinçli olarak kısıtlanmış yemeye ve diyete sık başvurulmasına karşın, her zaman başarılı olunduğu söylenemez.

Enerji dengesine ekolojik perspektiften bakmak da yararlıdır. Doğal yerleşin alanlarının çoğunda yiyecek kaynakları kestirilemez ya da mevsimsel değişiklikler gösterebilir. Bolluk dönemlerinde, enerjinin vücut yağı halinde depolanması, yiyecek kıtlığının etkisini azaltabilir; ancak ortamdaki besinin, alımı nadiren kısıtladığı ya da kısıtlamadığı durumlarda, bu adaptasyon obezite gelişimine yol açabilir.

Yeme davranışının fizyolojik ve öğrenilen yönü

Daha önce de belirtildiği gibi, yeme, öğün olarak adlandırılan süreçler halinde gerçekleştirilir ve yiyecek alımı yenen öğünlerin sayısına ve/veya büyüklüğüne göre değişebilir. Her koşulda gerçekleştirilebilen ‘atıştırma’, yemeyi kontrol eden işlemlerdeki önemli farklılıklardan çok, sosyal geleneklere dayalı bir ayrım olduğu için, küçük bir öğün olarak düşünülebilir. Bu nedenle öğün, yeme davranışının analizinde, başlangıç, idame ve sonlanma olarak üç bölüme ayrılan temel birim olarak kabul edilebilir. Öğün başlangıcı, davranışı, yemeye ve belki de belli yiyecekler yemeye yönlendiren açlık ve yiyecek isteği gibi, iştah ile ilgili durumlar olarak tanımlanabilir. Bu kavram ile ilişkili iç etkilerden kaynaklanan ipuçları, örneğin; kan glukozunun dinamiği, yemenin başlangıcı için güvenilir bir uyarı sağlayabilir. Ancak, öğün başlangıcında enerji tükenmesinin rolü, dış etkilerden kaynaklanan ipuçları ile karşılaştırıldığında, gereğinden fazla vurgulanıyor görünmektedir. Açlığın, enerji ya da besin gereksinimi gibi iç fizyolojik sinyaller sonucu ortaya çıktığı görüşü, iştahımızın beklenmedik bir anda yiyecek önerildiğinde nasıl uyarıldığı, öğle yemeği yemek için çok meşgul olmamıza karşın, yeme isteğinin öğleden sonra nasıl kaybolduğu ve kahvaltının günün en uzun açlık döneminin takip ettiği öğün olmasına karşın, çoğu kişinin bu öğünü neden atladığı gibi yeme ile ilgili bir çok özelliği açıklayamamaktadır.  Bu ve diğer gözlemler, yemenin genellikle düşük enerjiye doğrudan bir yanıt olmaktan çok, besinsel gereksinimlere hazırlık olarak ortaya çıktığını ve yiyeceğin görüntüsü, kokusu ve yer ve zaman gibi öğrenilmiş kavramlar ile motive edilebileceğini göstermektedir. Bu, ani gelişen besinsel yoksunluk ya da ‘gereksinim’ olmadığında, yiyecek tüketimi ile önceden ilişkili dış uyaranların, güvenilir biçimde yemeyi motive edebileceğini bildiren çalışmalarda gösterilmiştir.

Lezzet: Yiyeceklerin hazla ilgili yanı

‘Lezzetli’ sözcüğünün sözlükteki tanımı ‘tad duyusuna uygun’dur. Lezzet, bilimsel literatürde yaygın, fakat tutarsız olarak kullanılan bir terimdir. Kullanımı, sıklıkla yiyecek alımı ile eş anlamlı gözükmektedir, ancak bu anlamda lezzet, yalnızca tanımlayıcı bir terim olup, yeme davranışının anlaşılmasına katkısı çok azdır ya da yoktur. Burada, lezzeti, hoşlanma ya da memnuniyetin eşdeğeri olarak düşünmekte ve bu terimi bireyin yiyecek veya içeceğin tadına, çeşnisine, kıvamına vb. hedonik yanıtı olarak kullanmaktayız. Yiyeceklerin lezzetini ölçmek için yapılan hedonik ölçümler yiyecekleri neye göre seçtiğimizi belirlemekte yardımcı olabilir. Ancak, aşağıdaki örneğin gösterdiği gibi bu, yiyecek tercihi ile aynı anlamı taşımamaktadır. Margarin ile tereyağı arasında seçim yapan birini düşünün, kişi fiyatı ya da sağlık açısından getirisi açısından daha fazla margarin yiyebilir; ancak tereyağının ‘tadını’ margarininkinden daha çok sevebilir. Hedonik ölçümlerde tereyağının daha yüksek skor yapmasına karşın, tüketilen miktarın ölçülmesi ile bu kişinin tercihini margarin yönünde kullandığı belirlenecektir. Bu nedenle tercih, genellikle lezzetten yoğun olarak etkilenmekle birlikte, başka faktörlerden de etkilenebilir.

Belli tatlara yönelik önyargılar doğuştan gelir. Örneğin; insan yenidoğanlarının yüz ifadeleri, tatlı uyaranlara karşı kabul edici ve olumlu hedonik yanıt gösterirken, acı uyaranlar reddedici olumsuz ifade uyandırır. Ancak sınırlı tat repertuvarımızın (tatlı, tuzlu, ekşi, acı) tersine, insanların ayırt edebileceği koku sayısı sınırsız gözükmektedir ve belli kokulara ve hatta kıvamlara yönelik bir hoşlanma söz konusu gözükmemektedir.

Yiyeceğin lezzeti, zaman içerisinde öğrenme ile de değişebilir. Bunun gerçekleşme yollarından biri yeme ve içmenin gerçekleşmesinden sonraki etkileri arasındaki ilişkiden geçer. Örneğin; hayvanlar, bir yiyeceğin tüketimi bulantı ve hastalık ile eşleştirildiğinde, o yiyecekten kaçınmayı hızla öğrenir. Aynı temel Pavlov deneylerinde yapılanlara benzer koşullandırma işlemleri, insanlarda yiyeceklere karşı ortaya çıkan tiksintinin altında yatıyor gözükmektedir ve bunun sonucu olarak kişi, yiyeceğin hastalığa neden olmadığını bilse dahi, bazen güçlü tiksinti duygusu gelişebilmektedir. Bu nedenle lezzet, besin alımı davranışının motivasyonunda merkezi bir role sahiptir. Yiyeceklerin biyolojik kullanılabilirliği ile ilişkili olarak seçimini yönlendirir ve öğün sırasında yeme üzerindeki olumlu artırıcı etkisi ile tüketimi uyarır ve sürdürür.

Obezitede psikosomatik teori

Basit olarak ifade edilirse, obezitede psikosomatik (psikolojinin vücut sağlığına etkisi) görüş, obezitenin duygusal uyaranlara yanıt olarak ortaya çıkan aşırı yemeye bağlı olduğu yönündedir. Öfke, korku ve endişe gibi uyarıcı durumlarda en sık gelişen yanıt iştah kaybıyken, bazı bireylerin daha fazla yiyerek tepki verdikleri öne sürülmektedir. Yeme duygusal durumu değiştirir; örneğin; anksiyeteyi (kaygılı ruh hali) azaltır. Bu nedenle aşırı yeme, bir dayanma yanıtı ya da aktivasyon ve stres ile ilişkili iç etkilerden kaynaklanan ipuçları ve ‘doğal’ açlık ile ilgili ipuçlarındaki karışıklığın sonucu olarak düşünülebilecek, öğrenilmiş bir davranıştır. 1960’ların sonlarında, insanda yeme davranışı üzerinde orijinal ve etkileyici bir dizi çalışma başlatılmıştır ve bu çalışmaların sonucunda insan obezitesinde ‘externality’ (dış uyaranlara yanıt verebilirlik) teorisi ortaya atılmıştır.

Toplum düzeyinde obezite sıklığının artması, yiyecek alımı ve yeme davranışını yöneten işlemlerin anlaşılmasının önemini daha da artırmaktadır. Bu yazıda, iştahın ve buna bağlı olarak yemenin gerçekte, biyolojik işlemleri psikolojik olaylara ve çevresel koşullara bağlayan psikobiyolojik bir olgu olduğunu tartıştık. Öğrenme mekanizmaları bu ilişkileri kapsayarak, sistemin bütününün dinamik ve adapte edilebilir olmasını sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, insan obezitesinin nedeni, bilimsel deneylerde gözlemlenen belli kemirgen soylarında olduğu gibi, spesifik bir obezite oluşturan mekanizmaya bağlı gözükmemektedir. Obezite daha çok, enerji tüketiminin düşük ve yiyeceğin bol olduğu bir çevre ile yeni karşılaşmış olan biyolojik sistemimizin evrimsel gelişiminin mirası olarak görülmelidir. Rutin fiziksel çabayı ve aktiviteyi olumsuz yönde etkileyen ve çok lezzetli, yüksek enerjili, yüksek yağ içeriği olan, şaşırtıcı çeşitlilikte yiyecek sunan yaşam koşulları altında, ağırlık artışı anlaşılabilir bir sonuçtur. Gelecekteki araştırmalar, sisteme dengesini yeniden nasıl kazandıracağımızı ve ağırlık artışını kaçınılmaz son olmaktan nasıl kurtaracağımızı ortaya çıkarmamızda yardımcı olacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>