Rüyalar ne işe yarar?

Rüyalara anlam vermek ve rüyalarda görülen görüntü ve sembolleri yorumlamak eski çağlardan beri insanları en fazla meşgul eden konulardan biri oldu. Buna rağmen rüyanın fiziksel ve kimyasal mekanizmaları geçtiğimiz yüzyılın son yarısına kadar bir sır olarak kalmaya devam etti. Bilim adamları günümüzde de “Neden rüya görüyoruz?” ya da “Rüyalar ne işe yarar?” gibi sorulara tam olarak yanıt verebilmiş değil. Fakat bu konudaki araşırmalar ve tartışmalar son hızıyla devam ediyor.
Günümüze kadar gelebilmiş birçok belgeden ilkel topluluklarda şamanların rüyaları hastalanan insanların ruhsal dünyasına girmek için bir araç olarak kullandıkları anlaşılıyor. Mısır, Çin gibi kimi eski uygarlıklarda ise tanrıların rüyalar sayesinde insanlarla bağ kurduğu inancı oldukça yaygındır. Rüyaların gelecekten haber verdiği ya da mistik anlamlar içerdiği inancı günümüzde dahi varlığını sürdürüyor. Bu konudaki bilimsel araştırmalar ise son hızıyla devam ediyor.

Rüyalar hakkındaki bilimsel araştırmalar
Rüya ile ilgili ilk bilimsel araştırmalar 1800’lü yılların sonlarına kadar uzanıyor. O yıllarda elde konu ile ilgili fazla bir bilimsel veri olmadığı için araştırmacıların işi oldukça zordu. Uyuyan insanın ne zaman rüya gördüğü bilinmediği için diğer insanlar denek olarak kullanılamıyor, araştırmacılar kendileri üzerinde deney yapmak zorunda kalıyordu. Örneğin Titchener, oto-telkin yoluyla koku rüyaları oluşturmaya çalışmış, telkinin rüyalar üzerinde dış uyaranın kendisinden daha çok etki yaptığını belirtmişti. Bir başka araştırmacı olan Cubberly ise uyku sırasında bedenine sürekli bir dokunma uyarısı vererek bir gerginlik yaratmaya çalışmış, bu gerginliğin büyük ölçüde rüyaya yansıdığını bildirmişti.
Rüya konusunda en tanınan çalışmalardan biri Sigmund Freud’un 1900’de yayınladığı “Rüyalar ve Yorumları” adlı kitabıdır. Bu çalışmada Freud, rüyaların bilinç altına giden anayol olduğunu, ruhumuzun en gizli yanlarının, günlük yaşamda bastırarak bilinç altına attığımız ilkel, çoğunlukla da cinsellik ve saldırganlıkla ilgili isteklerin kılık değiştirmiş olarak rüyalarda karşımıza çıktığını ileri sürer.
Aynı yıllarda, rüyalar konusundaki tezleriyle geniş yankı uyandıran bir başka bilim adamı da Carl Gustav Jung’du. Jung’a göre kişiliğimizin günlük yaşamın getirdiği kısıtlamalardan dolayı ortaya koyamadığımız yönleri rüyalarda ortaya çıkıyor, rüyalarda gördüğümüz semboller kişiliğimizin yadsıdığımız yönlerini tanımamıza ve kabullenmemize yardım ediyordu. Jung, bu sembollerinin kökeninin bütün insanlarda bulunduğuna inandığı “ortak bilinçaltı”ndan kaynaklandığını söylüyordu. Bu nedenle doğum, ölüm, yaşlı bilge, ay, yıldızlar, şeytan gibi ortak sembollere yalnızca rüyalarda değil, mitlerde, söylencelerde ve çeşitli dinlerde de rastlanabiliyordu.
Freud ve Jung’un ortaya attığı bu görüşler bilim çevrelerinde 1950’li yıllarda rüyaların fizyolojik yönü hakkında yeni bulgular elde edilene kadar uzun süre tartışıldı. Bu bulgularla birlikte rüyalar üzerine yeni teoriler ortaya atılmaya ve tartışılmaya başladı.

Rüyaların fizyolojisi
Rüyalarla ilgili ilk fizyolojik bulguları elde eden kişi Chicago Üniversitesi’nde öğrencileri ile birlikte rüyalar üzerine araştırmalar yapan ve bu alanın öncülerinden biri olan Dr. Kleitman’dır. Kleitman, 1953’te yaptığı deneylerde uykunun bazı evrelerinde deneklerin göz kürelerini hareket ettirdiğini gözlemlemişti. Gözleri hareketliyken uyandırılan denekler rüya gördüklerini söylüyordu. Kleitman, tezini doğrulamak için hiç rüya görmediklerini iddia eden birçok kişiyi topladı ve gözlemledi. Bu kişiler gözleri hareketliyken uyandırıldıklarında rüya görmekte olduklarını hayretle ifade ettiler. Bu keşifle birlikte araştırmalar daha da genişletildi ve göz hareketleri sırasında oluşan beyin dalgaları ve kalp hareketleri de incelendi ve bunlarda rüya sırasında bazı değişiklikler olduğu gözlemlendi. Elde edilen bulgulara göre rüya sırasında derin uykuda oluşan delta ritmindeki beyin dalgaları yerini uyanıklık halindeki alfa ritmi dalgalarına benzeyen dalgalara bırakıyor, aynı zamanda heyecana bağlı kalp belirtileri de gözlemleniyordu. Bu bulgulara göre sekiz saatlik bir uyku şu şekilde cereyan ediyordu: Bir saatlik rüyasız derin uyku, on dakika rüya, bir buçuk saatlik derin uyku, yirmi dakika rüya, bir buçuk saat derin uyku, otuz dakika rüya ve bunu takip eden bir saat içinde uyanma.
Bundan sonra Kleitman’ın öğrencilerinden olan Dement sekiz gönüllü üzerinde rüyadan mahrum etme deneyleri gerçekleştirdi. Dement, denekleri rüya görmeye başlar başlamaz uyandırıyordu. Deneyin üçüncü gününden itibaren rüyadan mahrum edilen şahıslarda sinirlilik, hırçınlık, hafıza kayıpları gibi belirtiler gözlemlenmiş, deneye bir haftadan fazla dayanabilen çıkmamıştı. Dement, bulgularını doğrulamak için takip eden günlerde aynı denekleri rüya görmedikleri zamanlarda ilk denemedeki sayıda uyandırmış, fakat ilk denemedeki durum meydana gelmemişti. Bu deneyler sayesinde insanların rüyaya ihtiyaç duydukları kanıtlanmış oluyordu.
Aynı yıllarda Lyon’lu genç bir hekim olan Dr. Youvet kediler üzerinde deneyler yaparak insanlarda görülenlere benzer belirtiler tespit etmişti. Rüyadan mahrum tutulan kediler en geç bir ay içerisinde ölmekteydiler. Dr. Youvet’nin ortaya attığı teoriye göre rüya sinir sisteminin bütün faaliyetleri ve özellikle de hafıza ile yakından ilgiliydi. İsveçli bilim adamı Holgar Hyden de benzer tezler ileri sürüyordu. Hyden’e göre yeni bilgilerin hafızaya yerleştirilmesi yeni proteinlerin sentezi ile meydana geliyordu. Fakat bu bilgilerin beynimize kaydı ve tasnifi için belirli bir süreye ihtiyaç vardı. Uyanık haldeyken sürekli bilgi alan beyin bunları kaydetmeye vakit bulamıyor, bunun için uykuda olduğumuz zamanı kullanıyordu. Derin uyku sırasında alınan bilgilerin kaydı için gerekli maddeler yapılıyor, rüya sırasında ise bu bilgilerin kodlanması ve tasnifi gerçekleştiriliyordu. Bu teze göre, beyin yeni gelen bilgiyi nereye yerleştireceğini seçmek için birçok bilgiyi gözden geçiriyor bu nedenle rüyalarda gündüz yaşadığımız olaylar ve öğrendiğimiz bilgiler eskilerle karışarak deforme olmuş halde karşımıza çıkıyordu.
1960’lı yıllarda elde edilen bazı bilgiler Freud’un rüya konusundaki kuramlarının gözden düşmesine neden oldu. REM uykusunun, beynin duygu ve motivasyonlarından sorumlu bölgelerince değil, solunum, beden ısısının ayarlanması ve kalp ritminin ayarlanması gibi işlevlerden sorumlu olan beyin sapının “pons” bölgesi tarafından kontrol edildiği anlaşıldı. Bu bulgu rüyaların duygularla ilişkili olmadığı görüşünü destekliyordu.
1977 yılında Harvard Üniversitesi’nden J.A. Hobson ve R. McCarmey “aktivasyon-sentez” tezini ileri sürdüler. Bu teze göre; REM uykusu sırasında beyin sapından gelen elektrik sinyalleri, beyin kabuğunda çağrışımlar ve anılar uyandırıyor, beynin mantıklı düşünmeyi sağlayan bölgesi olan beyin kabuğu her zamanki işini yaparak bu çağrışımları yorumluyor ve bir mantık çerçevesine oturtmaya çalışıyor, rüyalar da bu nedenle meydana geliyordu.
1983’te ABD’li bilim adamı F. Crick ve İngiltere’den G. Mitchison “tersine öğrenme” düşüncesini öne sürdüler. Bu teze göre, karmaşık bir sinirsel yapıya sahip olan beyin kabuğu çok sayıda bilgiyle aşırı yüklendiği için “parazit” düşünceler oluşturuyor, bu da sağlam bir bellek oluşmasını engelliyordu. Rüya sırasında beyin bu gibi yanlış bilgileri siliyor, böylece belleğin normalliği sağlanıyordu.
1998 yılında Science dergisinde yayımlanan bir makalede ABD’den Allen Braun ve arkadaşları REM uykusunda duyguları kontrol eden beyin bölgelerinin sanılanın aksine oldukça etkin olduğunu kanıtladı. Son yıllarda yapılan bir başka araştırmada İngiliz nöropsikolog Mark L. Solms, beyin sapının pons bölgesi ve ön beyin bölgesi hasar görmüş hastaların rüyaları üzerinde bazı çalışmalar gerçekleştirdi. Bu çalışmalara göre pons bölgesi zarar görmüş insanların REM uykusu aksasa da rüya görmeyi sürdürdükleri, buna karşın motivasyonlarla ilgili olan ön beyin bölgesi zarar görenlerin REM uykularının normal olduğu, fakat rüya görmedikleri kanıtlandı. Bu çalışmalar Freud ve Jung’un rüya konusundaki görüşlerinin yeniden gündeme gelmesine yol açtı.

Farklı insanlar, farklı rüyalar
Kuramları konusundaki tüm tartışmalara rağmen Freud ve Jung’un görüşleri bazı çevrelerde popülerliğini halen koruyor. Birçok araştırmacı rüyaların insanların kişilik özellikleri konusunda ipuçları verebileceğini kabul ediyor. ABD’deki California Üniversitesi’nden psikolog William Domhoff’un, farklı sosyal gruplardaki insanların gördükleri rüyalar üzerine yürüttüğü çalışmalara baktığımızda rüyalarda farklı kültürlerin ve yaşam biçimlerinin izlerini görmek mümkün. Örneğin, avcı-toplayıcı topluluklarda yaşayan insanlar rüyalarında ABD’deki üniversite öğrencilerinin gördüğünden daha sık olarak hayvan görüyor. Aynı araştırmaya göre İsveçli ve Hollandalıların rüyaları Amerikalılara göre çok daha az şiddet içeriyor. Araştırma kadınların ve erkeklerin rüyalarının da birbirinden farklı olduğunu kanıtlıyor; kadınlar rüyalarında kendilerini daha sık olarak kurban ya da reddedilen kişi rolünde görüyor, erkeklerse rüyalarında sık sık erkek rakiplerle kavga ediyor. Yapılan bir başka araştırmaya göre rüyalarımızın %64’ü üzüntülü, endişeli veya öfke dolu. Rüyada görülen düşmanca davranışlar, dostça davranışlara oranla iki kat fazla. Gördüğümüz rüyaların sadece %18’i mutlu ve heyecanlı. Elde edilen bu veriler Freud’un görüşlerini destekler nitelikte. Fakat veriler Freud’un rüyalar ve cinsellik konusundaki görüşlerini doğrulamıyor, cinsel duygular içeren rüyalarımızın diğerlerine oranı sadece %1.
Yapılan araştırmalar insanların neden rüya gördüğünü ve rüyadaki sembollerin neye işaret ettiğini tam olarak açıklayabilmiş değil. Bu konudaki araştırmalar ve tartışmalar halen sürüyor. Fakat çoğu bilim adamı rüyaların üzerinde düşünmeye zaman ya da fırsat bulamadığımız sorunlara işaret edebileceğini kabul ediyor. Kesin olan bir şey varsa o da rüyaların önemli duygusal işlevler üstlendikleri ve yaşamımızı sağlıklı sürdürebilmek için onlara ihtiyaç duyduğumuz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>