Salgın hastalıkların tarihi

(Resimdeki tablo: Ölümün Zaferi, Bruegel. Resimde Ortaçağ’daki veba salgını tasvir ediliyor.)

Bazı hastalıklar, dramatik ve yıkıcı sonuçları nedeniyle insanlığın belleğinde derin izler bıraktı. Cüzzam, veba, kolera, verem, frengi gibi hastalıklar kimi zaman dehşetin simgesi haline geldi, insanlık tarihini derinden etkiledi. Salgınlar, toplumların altüst olmasına yol açtı, halk inanışlarından sanata, siyasetten bilime kadar birçok alanda büyük değişikliklere neden oldu.

İlkel insan, salgın hastalıklar açısından, gelişmiş medeniyetlerde yaşayan insandan daha avantajlı durumdaydı. Günümüz insanını etkileyen bazı hastalıklar o dönemde de vardı, ancak çoğu salgın hastalık gelişmiş medeniyetlerle birlikte ortaya çıktı. İlkel insan, hastalıkları önlemek için törenler ve ayinler yapıyor, bunun yanısıra deneme yanılma yoluyla bugün bile etkili olarak kullanılan tedavi metodları bulabiliyordu. Yaşadığı ortamda diğer insan topluluklarına karşı izole edilmiş olan ilkel kabileler, hastalanan insanı ayrı bir kulübede tutarak hastalığın bulaşmasını engellemeyi de öğrenmişti. Medeniyetlerin ortaya çıkmasıyla birlikte insanların kalabalık topluluklar halinde birarada yaşamaları gündeme geldi. Buna kanalizasyon sistemi olmayan şehirler, açıkta duran çöpler, ticaret yoluyla başka insanlarla (dolayısıyla da mikroplarla) temas gibi faktörler eklenince salgın hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmazdı.

Eski medeniyetlerde salgın hastalıklar

Mezopotamya’da salgın hastalıklar sıktı, savaşlar ve işgaller hastalıkların yayılmasına katkıda bulunuyordu.  Kil tabletlerde bazı veba çeşitlerinden, tıbbi metinlerde ise hummalardan söz edilir. Hastalıklara vücudu ele geçiren ruhların neden olduğu düşünüldüğünden, etkilenen kişiden mümkün olduğu kadar sakınılıyor, bu sayede sınırlı bir izolasyon sağlanmış oluyordu. Bu yaklaşım Ortadoğu’da daha sonra gelişecek olan başka medeniyetleri, örneğin İbranileri etkileyerek hastalara değmeme tabusu oluşturdu. İbrani inancı hijyenle ilgili pek çok kanunu içeriyordu; temiz olmayan şeylere dokunmama, hastaların izolasyonu, yemeklerden önce el yıkama, cinsel ilişki ve regl sonrası banyo yapma, hayvanların kesimi ve yiyeceklerin hazırlanmasında hijyene dikkat etme bunlar arasında sayılabilir. Bu yaklaşımın hastalıklardan korunmada etkili olduğu söylenebilir, ancak kutsal metinlerde salgın hastalıklardan sık sık bahsedilir, İncil’de veba, humma ve cüzzamın sık sık adı geçer.

Halk sağlığı ve hijyenle ilgili benzer kanunlar Eski Mısır’da da geçerliydi. Eski Mısırlılar vücut ve ev temizliğine büyük önem veriyor, sabah, akşam ve yemeklerden önce kişisel temizliklerini yapıyordu. Ancak Nil sularının bulunduğu kanal, havuz ve su birikintileri sineklerin üremesi için elverişliydi. Yapılan araştırmalara göre, Eski Mısırlılarda karaciğer sirozu sık görülüyordu. Yani, büyük ihtimalle temiz içme suyu bulunamıyor, bu nedenle de bol bira ve şarap tüketiyorlardı. Duvar resimleri ve papirüslerden anlaşıldığına göre; sıtma, cüzzam, zatürre, çiçek ve veba gibi salgın hastalıklara Eski Mısır da sık sık rastlanıyordu.

Hindistan’da sıtma, dizanteri, kolera, çiçek, tifo, veba, cüzzam ve tüberkülozun varlığına ilişkin kanıtlar var. Geleneksel Hint tıbbı, bir veba veya salgının ortalığı kasıp kavurduğu yerlerde kalmanın tehlikeli olduğunu, su ve yiyecek seçiminde dikkatli olunması gerektiğini önemle vurgular. Asya’da yeşeren medeniyetlerde çok eskiden beri çiçek hastalığına karşı ilkel bir aşının uygulandığı biliniyor.

Çin’de bazı salgın hastalıklar çok iyi anlaşılmış ve koruyucu önlemler ve tedaviler geliştirilmişti. Çiçek hastalığına karşı uygulanan aşı ve cüzzama karşı bir ağacın tohumundan yapılan ilaç bunlara örnek gösterilebilir. Bu ilaç yakın zamana kadar başlıca anticüzzam ilacı olarak kullanıldı. Çin tıbbının bazı hastalıklar konusundaki bu başarısına rağmen Çin’de de bazı yıkıcı salgınlar yaşandı. Han hanedanı zamanında tifo olduğu anlaşılan bir salgının o bölgedeki insanların üçte ikisini öldürdüğü biliniyor.

Eski Yunan ve Roma

Eski Yunan’da toplumun büyük bir kısmının yaşadığı evler sıkışık ve kötü havalanan yerlerdi, sokaklar da temiz değildi. Ancak ev hijyenine ve vücut temizliğine dikkat ediliyor, sandaletle dolaşıldığından evlere girmeden önce ayaklar yıkanıyordu. Yükseğe asılan delikli bir tahta fıçıdan akan suyla duş almak da yaygındı. Tıbbi metinlerden, çiçek hastalığı, suçiçeği, kızamık, kızıl, tüberküloz, sıtma gibi hastalıklara rastlandığını anlıyoruz.

Roma şehirleri, kanalizasyon sistemi, su bağlantıları ve kaldırımlı caddeleri nedeniyle Eski Yunan şehirlerinden biraz daha iyi durumdaydı. Bataklıkların hastalıklarla ilgisi anlaşıldığından bataklık ve durgun suların düzenli olarak boşaltılmasına dikkat ediliyordu. Fakat bu önlemlerin hiçbiri Roma şehirlerini salgın hastalıklardan korumaya yetmedi. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün en önemli nedenlerinden biri salgın hastalıklar ve vebaydı. Zamanın doktorlarının bu felaketlere karşı çare üretememesi tıp alanındaki akılcı ve bilimsel çabalara tepki duyulmasına yol açtı. Bilimsel yöntem yerini yavaş yavaş batıl inançlara bırakmak zorunda kaldı.

Haçlı seferlerinin mirası

Ortaçağ boyunca salgın hastalıklar Avrupa’nın peşini bırakmadı, bu hastalıklardan ilki cüzzamdı. Aslında cüzzam Ortaçağ’a özgü bir hastalık değildi, cüzzam Eski Mısır’da, Çin’de, Hindistan’da ve seyrek de olsa Avrupa’da görülmüştü. Ancak Haçlı Seferleri’nden dönüşler cüzzamın yaygınlığını artırdı. Sayıları muazzam bir şekilde artan cüzzamlılar toplumdan dışlanarak ayrı yerlerde yaşamaya zorlandı.

Geri dönen Haçlılar, yalnızca cüzzamı değil, birçok bulaşıcı hastalığı Avrupa’ya taşımıştı. Kıtlıklar, kötü beslenme ve hijyenden yoksun yaşam koşulları nedeniyle halkın hastalıklara karşı olan direnci zaten kırılmıştı. 14. yüzyılda yaşanan tifo, çiçek ve “kara ölüm” adıyla ünlü veba salgınları Avrupa’ya oldukça zor zamanlar yaşattı. 1350’li yıllarda yaşanan veba salgını dünyanın gördüğü en büyük felaketlerden biriydi. Salgın Orta Asya’da başladı. Önce Çin ve Hindistan’a yöneldi. 1346 yılında Kırım’daki Ceneviz kenti Kefe’de görüldü. Şehir Tatarların muhasarası altındaydı. Tatarlar direnişi kırmak için vebadan ölenlerin cesetlerini mancınıkla şehre attılar. Hastalıktan kurtulmak için Kefe’den kalyonlarla kaçan Cenevizliler salgını Avrupa’ya taşıdı. Veba önce Sicilya, sonra Cenova, arkasından da Marsilya ve Valencia’da yayıldı, ardından bütün Adriyatik şehirlerini sardı. Yazın Paris’e ulaştı, yıl sonunda Manş Denizi’ni aştı. 1349’da Britanya Adaları’na ulaşan veba, doğuda da Almanya ve Güney Balkanlara, arkasından da Baltık ve Rusya’ya girdi. Sonunda, Avrupa’da salgının ulaşmadığı çok az yer kalmıştı. Felaket sona erdiğinde, Avrupa’da 30 milyon kişi ölmüş, yani “kara ölüm”, Avrupa’da her üç kişiden birinin ölümüne yol açmıştı.

Avrupa, Ortaçağı toplumsal huzursuzluklar içerisinde geçirdi. Kıtlık, salgın gibi felaketlerden yakasını kurtaramayan Avrupa insanı umutsuzluk ve dehşet içerisindeydi, dine ve devlete karşı olan inancını sorgulamaya başlamıştı. Bu ortamda, zaten her zaman ilgi gören astroloji ve kara büyü iyice popüler oldu. Tıbbi tedavilerde bilim ve mistisizm birbirine karışmıştı.

Rönesans, Reform ve Aydınlanma

Avrupa’da Ortaçağ’da başlayan toplumsal değişiklikler 15. ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkacak olan Rönesans’a giden yolu açmıştı. 16. yüzyılda salgın hastalıklar da oldukça farklıydı. Cüzzam ve frengi yaygınlığını kaybetmiş, tifo, difteri, suçiçeği ve kızamık açıklanamayan bir şekilde yaygınlaşmaya başlamıştı.

Haçlı Seferleri sonucunda ticaretin gelişmesi, matbaanın icadı ile bilginin daha kolay yayılması, keşiflerle birlikte sömürgeciliğin başlaması, reform hareketleri ve protestanlığın ortaya çıkışı gibi değişiklikler Avrupa’nın düşünce ve bilim dünyasında köklü değişikliklerin önünü açtı. Reform hareketlerinin ardından ortaya çıkan aydınlanma düşüncesi ile birlikte dini, sosyal, ahlaki ve politik kurumlar eleştirildi. Dargörüşlülük ve doğaüstü inanışların yerine bilimin rehberliği savunulmaya başlandı.

Bilimsel devrimlerin çağı

Bu gelişmelerin ardından gelen 17. yüzyıl, bilim tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bilimsel devrim çağı olarak anılan 17. yüzyıl tıp alanında da birçok gelişmenin yaşandığı bir dönemdi.

Tüm bu gelişmelere rağmen salgın hastalıklar geçmiş çağlarda olduğundan daha az etkili değildi. Bu çağda en yaygın olan salgın hastalıklardan biri sıtmaydı. Sıtmanın bataklıklarla ilgisi 18. yüzyıla kadar kanıtlanamadı. Veba, kızamık, çiçek, kızıl, suçiçeği salgınları can almaya devam ediyordu. Veba salgınları yüzünden ölenlerin sayısı, Milan’da 80 bin, Venedik’te 500 bin kişiydi.

18. yüzyıla gelindiğinde, önceki yüzyıllara kıyasla daha az öldürücü olmakla birlikte, hıyarcıklı veba, tifüs, sıtma ve difteri hala halk sağlığını tehdit etmeye devam ediyordu. Dönemin en öldürücü hastalığı ise çiçekti. Lady Mary Wortley Montagu’nün İstanbul’a yaptığı ziyaret sırasında gördüğü, Asya’da yaygın olan bir çiçek aşısı tekniği Avrupa’da kullanılmaya başlandı, daha sonra bu teknik geliştirildi ve günümüzde de kullanılan çiçek aşısı keşfedilmiş oldu. Aşı, dönemin en önemli buluşlarından biriydi.

Modern tıbbın başlangıcı

19. yüzyılda halk sağlığı kavramında da büyük değişiklikler oldu. Şehirlerin lağım sistemlerinin düzenlenmesi, temiz içme suyu sağlanması gibi halk sağlığı önlemleri daha bilinçli olarak uygulanmaya başlandı. Ancak salgınlar halen devam ediyordu. Londra’da 1854’te 14 bin kolera vakası görüldü. 19. yüzyılda kolera Amerika’da kuzey kıtayı 3 kez dolaşarak büyük kayıplar verdirdi. Tifo ve diğer salgınlar düzenli aralıklarla görülmeye devam etti. Bu hastalıkların verdirdiği kayıplar ancak bakterilerin keşfedilmesiyle birlikte makul düzeye indirilebildi.

19. yüzyılın tıp alanındaki en önemli olaylarından biri mikroorganizmaların keşfiydi. Bu keşif tıp tarihinin gidişatını öylesine değiştirdi ki, yüzyılın sonuna gelindiğinde, hastalık kavramı, tedavi metodları ve hijyenik uygulamalar konusunda yepyeni bir bakış açısı ortaya çıkmıştı. 19. ve 20. yüzyıllarda birçok bilimadamı bulaşıcı hastalıkların anlaşılması ve tedavi edilmesi için çalıştı, birçok hastalığın tedavisi bulundu. Halk sağlığının korunması ve salgın hastalıkların önlenmesi konusunda uluslararası kuruluşlar önemli çalışmalar gerçekleştirdi.

Tüm bu gelişmelere rağmen bazı salgın hastalıklar halk sağlığını günümüzde de tehdit etmeye devam ediyor. Modern yaşam biçiminin getirdiği bazı gelişmeler avantajlarının yanında sağlık konusundaki dezavantajları da beraberinde getiriyor. Bozulan çevre koşulları, ekolojik krizler salgınların yayılma koşullarını da beraberinde oluşturuyor. AIDS, ebola gibi hastalıklar özellikle 3. dünya ülkelerinde yıkıcı etkilerini sürdürüyor. Kıtlık, açlık, savaş, ekolojik sorunlar gibi nedenler yüzünden insanlarının direnci zaten kırılmış olan yoksul ülkelerde, tüberküloz, sıtma gibi çok eski ve bilinen hastalıklar yeniden felaketlere yol açabiliyor. Tüm bunların yanısıra kuş gribi, domuz gribi yeni hastalıklar da gündeme geliyor. Yeni hastalıklar yeni çözümler bekliyor. Yani, katedilen onca yola, gerçekleştirilen onca buluşa rağmen, tıp biliminin yapması gereken çok iş var.

Kaynaklar

- Albert S. Lyons – R. Joseph Petrucelli, Çağlar Boyu Tıp, Roche yayını.

- Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı, Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, İletişim Yayınları, 2000.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>