Tüketicinin GDO rehberi 1: GDO'lar tarım ve gıda sistemine zarar verir

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) nedir?

Canlıların genetik (kalıtsal) yapısına, kendi doğasında bulunmayan, başka canlılardan alınarak aktarılan yeni özellikler kazandırılması yoluyla ortaya çıkan canlılara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”, kısa adıyla “GDO” adı veriliyor.

Canlıların yapı taşlarını oluşturan, fiziksel özelliklerini belirleyen ve nesilden nesile aktarılan kalıtsal ögeleri içeren gen yapısının değiştirilmesi yoluyla elde edilen GDO’lar, sağlık, tarım, gıda vb. pek çok alanda kullanılıyor.

GDO’ların kamuoyunda tartışılmalara neden olan ve tepkiyle karşılanan yanı ise, tarım ve gıdada kullanılmaları. Okuduğunuz yazıda GDO’ların tarım ve gıdada kullanılmasının ne gibi sakıncalara yol açabileceğini inceleyeceğiz.

GDO teknolojisi nasıl ve neden uygulanıyor?

Genetik mühendisleri canlıların bir ya da birden fazla genini alarak, sözü edilen canlıyla hiçbir akrabalığı olmayan başka canlılara aktarabiliyor. Örneğin bir bakterinin geni mısıra, bir balığın geni domatese aktarılabiliyor.

Gen aktarımları; tarımda kullanılan canlılara çeşitli özellikler kazandırmak, örneğin zararlı böceklere karşı dayanıklılık, zararlı yabani otlara karşı kullanılan kimyasal maddelere dayanıklılık, aromanın artırılması, raf ömrünün uzatılması gibi özellikler kazandırmak ve tarım için uygun olmayan arazilerde, örneğin soğuk iklimlerde tarım yapılabilmesi gibi hedeflere ulaşmak gibi amaçlarla uygulanıyor.

Sözü edilen uygulamalar ilk bakışta yararlı özelliklermiş gibi görülebiliyor, ancak sözü edilen teknolojik uygulamaların sakıncaları elde edilecek faydaların yanında çok daha fazla.

GDO’ya neden karşı olmalıyız?

Canlılar üzerinde yapılan gen değişiklikleri, insan ve çevre sağlığı açısından büyük tehdit ve riskler oluşturuyor, sosyo-ekonomik açıdan zararlar üretiyor, alınan patentler yoluyla canlılar üzerinde mülkiyet hakkı elde edilmesine yol açıyor ve biyolojik çeşitliliğin zarar görmesine neden oluyor.  Ayrıca GDO’lu tarım, kendinden başka tekniklerle yapılan tarım çeşitlerini, örneğin ekolojik tarımı ya da geleneksel küçük ölçekli aile tarımını uygulanamaz hale getirebilecek yayılmacı bir özellik taşıyor.

Canlı çeşitlerine sahip olmak mümkün mü?

GDO teknolojisi kullanılarak üretilmiş canlılar kendilerini üreten firmaların patenti altına alınıyor. Yani GDO’lu canlı çeşidi bir firmanın mülkiyeti altına alınabiliyor. Bu durum felsefi-etik açıdan tartışmalı olması bir yana sosyo-ekonomik sakıncalara da neden olabiliyor. GDO’lu tohumları satın alan çiftçi, tohumu üreten firmaya patent bedeli ödemek zorunda. Üstelik çiftçiler, kendinden sonraki nesilden ürün vermemek üzere tasarlanmış GDO’lu tohumları her sene yeniden satın almak zorunda bırakılıyor.

Ülkemizde ve bütün dünyada uygulanmaya başlayan tohumculukla ilgili yasalar, küçük çiftçilerin kendi tohumlarını üretmesini, ürettikleri üründen tohum ayırarak saklamasını, tohumlarını pazarda satmasını ve diğer çiftçilerle değiş-tokuş etmesini engelleyen veya zorlaştıran uygulamalar içerdiği için çiftçiler tohum üreten firmalara bağımlı hale geliyor. GDO’lu tohumları üreten firmalar, dünya çapında bir avuç dev tekel haline gelmiş, tarım, gıda, gıdanın taşınması, ambalajlanması vb. birçok sektöre hakim olan firmalar olduğundan, tohuma hakim olan firma dünya genelinde gıdaya hakim olma yolunda büyük bir avantaj elde etmiş oluyor.

Sorun tarım ve gıda sisteminde

Dünyada 1960-70′li yıllardan bu yana uygulanagelen “endüstriyel tarım” diye adlandırdığımız tarım sisteminde sentetik gübreler, ilaçlar, vb. uygulamalarla birim alandan elde edilen ürün miktarı artırılabildi. Ancak aşırı üretim toprağı tüketmeye başladı, kullanılan kimyasallar çevrede birikti, sulara sızdı, hayvanlara ve insanlara zarar vermeye başladı. Öyle bir noktaya gelindi ki, aynı verimi elde edebilmek için her geçen gün daha fazla sentetik kimyasal kullanılmak zorunda kalındı. Özetle, endüstriyel tarım sistemi bir kısırdöngünün içine girdi, verimi daha fazla artıramaz hale geldi. Bu noktada ulusaşırı tekeller haline gelmiş tarım ve gıda şirketleri 90′lı yıllarda genetik alanında yaşanan bilimsel-teknolojik gelişmeleri kurtarıcı olarak görmeye başladı. Endüstriyel tarım sistemi, içine girdiği kısırdöngüden genetiği değiştirilmiş gıdalar sayesinde kurtulmayı amaçlıyordu.

İddialara göre bu sayede verim yine artırılacak, tarım için uygun olmayan arazilerde tarım yapılabilecek, ürünlerin raf ömürünü uzatmak vb. uygulamalar mümkün olacaktı. Şirketler bu gelişmeleri sağlayacak araştırmalar için büyük ar-ge yatırımları yaptılar. Bir yandan da sözü edilen kısırdöngü sürüyor, piyasanın acımasız kanunları şirketleri her gün biraz daha fazla kâr elde etmeye zorluyordu. Birbirini yutarak büyük devler haline gelmiş şirketler kendi yarattıkları acımasız piyasa kurallarından kendileri de etkilenmeye başlamıştı. Kârını yükseltemeyen piyasadan siliniyordu. İşte tüm bunların yüzünden, genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığına, çevreye bir zararı olup olmayacağını yeteri kadar araştırmadan bu ürünleri piyasaya sürdüler.

GDO’lar açlığa çare olur mu?

GDO’ların kimi uzmanlar ve yetkililer tarafından bir zorunlulukmuş gibi sunulduğunu görüyoruz. Dünyadaki açlığı çözmenin yolunun GDO’lu ürünlerden geçtiği propaganda ediliyor. Fakat gerçekler söylenildiği gibi değil. Genetiği değiştirilmiş gıdalar dünyadaki açlığın çözümüne katkı sağlamak bir yana açlığı daha da artırma riski üretiyor. Çünkü açlığı üreten mekanizmanın en önemli parçalarından biri, tarımda “yeşil devrim” diye adlandırılan süreçle ortaya çıkmış olan, yüksek verimli tohumlukların, sentetik kimyasal maddelerin ve tarım makinalarının kullanılmaya başlamasıyla birlikte başlayan “endüstriyel tarım” sistemi. Endüstriyel tarım sistemi, birim alandan daha fazla ürün elde etmek dışında her şeyi gözardı edebiliyor.

Endüstriyel tarım sisteminde çiftçi hakları, tüketici hakları, çevre vb. hiçbir şey gözönünde bulundurulmaksızın, her geçen gün biraz daha fazla ürün elde etmek amaçlanıyor. Sonuçta tarlalar bir çeşit fabrikaya dönüşüyor, ürün miktarı gerçekten artıyor, ancak artıştan kazanç sağlayan, sisteme tamamen hakim olmuş, sözünü ettiğimiz kimyasal maddeleri, makinaları ve tohumları üreten dev şirketler oluyor. Birilerinin daha fazla kazanç sağlaması uğruna, küçük çiftçiler yokluk içerisinde yaşamaya, tüketiciler sağlıksız gıdalar yemeye mahkûm olmaya, çevre geri dönülemez bir biçimde yıpratılmaya, toprak verimsizleşmeye, su tüketilmeye başlıyor. Bütün bunların sonucuysa artan yoksulluk ve açlık.

Genetiği değiştirilmiş bitkiler, sözü edilen endüstriyel tarım sistemini bir adım daha ileriye götürmeyi hedefliyor. Açlığı üreten bir sistemi daha da ağırlaşmış bir biçimde uygulayarak açlığa çare olmak mümkün değil. Küçük çiftçiye emeğinin karşılığını vermeyen, onları yoksulluk yüzünden toprağından kopmak zorunda bırakan bir tarım ve gıda sistemi onları açlığa mahkûm etmiş olur. Dünyada varolan aç insanların üçte ikisi toprağından kopmak zorunda kalmış yoksul çiftçilerden oluşuyor. Açlığı yoksul çiftçileri daha da yoksullaştırarak çözmek mümkün değil.

Açlığın çözümü daha fazla gıda üretmekten geçmiyor. Çünkü dünyadaki açlık gıda yokluğundan kaynaklanmıyor. Dünyada üretilen temel gıda maddeleri herkese yetecek miktardan çok daha fazla. İnsanlar gıda az olduğu için değil, adil paylaşılmadığı için aç kalıyor. Açlığı çözmek için, şirketlerin çıkarlarını değil, çiftçilerin ve tüketicilerin, yani halkın çıkarlarını koruyan tarım ve gıda politikaları uygulamak gerekiyor.

Bir yorum

  1. bu başlık altında değil hemen hemen bir çok konuda faydalı ve bilgilendirici kaynakları bu web sitesinde görmek mümkün. Web sitenizdeki tüm gelişmeleri yakından izliyoruz kaliteli bir web sitesi emeği geçen ekibinize teşekkür ederiz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>